27 Mayıs 2008 Salı

Matbaadan, Kitap Raflarına

Matbaadan, Kitap Raflarına
Yazının bulunmasıyla, var olmaya başlamış atalarım. Kil Tabletler, Papirüs, Parşömen derken kağıt icat edilmiş ve bu icatla hayatımızın akışı değişmiş. Bir de matbaayı bulmuş insanoğlu. Artık adımız kitap olmuş, içimize sonsuz bilgiler sığdırılmış. Bu kısa girişten sonra, size beni buralara getiren maceralı bir yolculuktan bahsetmek istiyorum;

Fabrikada sıradan kağıt tomarları halinde beklediğim bir gün, beni aldılar ve üstüme bir sürü yazılar yazmaya başladılar. Her yazının sonunda birçok bilgiyi öğreniyordum. Açıkçası bu kadar bilgiyi taşımak bana gurur vermişti, ama akıbetimi de merak etmiyor değildim. Ne olacaktı bütün bu bilgiler, kimin işine yarayacaktı. Ben bunları düşünüp dururken, kendimi bir kitapçının tezgahında buldum. Bir sürü renkli kapakları olan kitapların yanına beni de koymuşlardı. Evet beni okuyacak bir meraklı bekliyordum. Çokta fazla beklemeye gerek kalmadan, bir üniversite öğrencisinin çantasına girmiştim bile. Yine bilmediğim bir mekana gidiyordum. Otobüsün içinde olduğumu, sevgili okurum beni çantasından çıkartıp sayfalarımı karıştırmaya başladığında anladım. Sahibimin sevimli bir yüzü vardı. İlgiyle bana bakıyor, bazı satırları gözden geçiriyordu. En büyük endişem bana hoyratça davranmasıydı. Ya yapraklarımı kıvırırsa, ya üstümü karalarsa. Bu düşünceler arasındayken, bir kitap ayracı çıkartıp rast gele bir sayfaya yerleştirdi. İşte dedim, sahibim bana asla zarar vermeyecek. Eve geldiğimizde çalışma masasındaki yerime kurulmuştum. Sahibim özellikle akşamları geldiğinde beni dikkatlice okuyor, kaldığı yeri kitap ayıracı ile belirleyip, yine özenle masasına bırakıyordu.
Ancak bu saltanatım fazla sürmedi. Sahibim beni son sayfama kadar okuduktan sonra, diğer okuduğu kitapların yanına, kitap rafına kaldırdı. Birden çok üzüldüğümü hissettim. Artık bir işe yaramayacak, burada sararıp solacak, kimseye faydalı olamayacaktım. Yanımdaki kitaplarda ümitsiz bir bekleyiş içindeydiler. Sık sık kütüphane denilen bir yerden bahsettiklerini duyuyordum. Ama hiç oralı olmuyordum. Ben burada hapis olmuş, sayfalarım açılmamak üzere kapanmıştı.
Güneşli güzel bir bahar sabahında sahibim elinde bir koliyle geldi ve yanımdaki kitaplarla beraber beni itina ile koliye koydu. Üzerimize sıkı bir bant yapıştırdığını, kolinin içinin kararmasından anladım. Sallana sallana bir yere gidiyorduk. Yoksa, yoksa bizi çöpe atmaya, daha da kötüsü yakmaya mı götürüyordu. Kolinin yanındaki küçük açıklık bana biraz ipucu veriyordu. Büyük bir binanın önüne gelmiştik. Yanımdakiler de benim gibi heyecandan titriyorlardı. Dar uzun bir koridordan geçtiğimizi görüyordum. Bir bürodan içeri girdik. Sahibim masasında oturan kişiye, kolinin içinde bulunan eserleri hediye etmek istediğini söylediğinde şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. İçimden mutluluktan dans etmek geldi. Yine işe yarayacak, başka bir insan tarafından okunacaktım. Kolinin bandı itinayla açıldı. Bizler masanın üstüne konulduk. Burası bir iş yeriydi ama neresi olduğunu tam anlayamamıştım. Yanımdaki usulca: “sanırım kütüphanedeyiz” dedi. Ben kütüphane nedir bilmiyorum ki.


Ofisteki görevli itinayla ve sırayla bizi incelemeye başladı. Eksik sayfalarımız var mı? Üstümüz fazla yazılıp çizilmiş mi? Kendi kütüphane politikalarına uygun olup olmadığımıza baktı. İçimizden birkaçını tekrar sahibime geri verdi. Neyse ki ben masanın üstünde sessiz ve heyecanlı bekleyişimi sürdürdüm. Sahibim yerinden kalktı. Üstünde iyi bir iş yapmış olmanın verdiği gurur vardı. Görevli, bu güzel bağışlar için teşekkür etti ve isminin bağışlayanlar listesinde yer alacağını söyledi. Sahibimin omuzları bir o kadar daha dikleşti. Kendiyle daha bir gurur duydu.

Etrafıma şöyle bir baktım. Bir çok kitap rafta bekliyordu. Ne olacaktı şimdi? Burada ne kadar kalacaktık? Bütün bu belirsizlikler canım çok sıkmıştı. Ama beklemekten başka elden de bir şey gelmiyordu ki. Neyse ki eski arkadaşlarım yanımdaydı. Kendimi yalnız hissetmiyordum. Birkaç gün sonra görevli bayan beni ve arkadaşlarımı masasının üstüne aldı. İç kapağıma ve sırtıma numaralardan oluşan bir etiket yapıştırdı. Hey dedim neler oluyor? Niye numaralanıyoruz? Sonradan öğrendim ki bu bizim kütüphaneye işleniş sıramızı belirten demirbaş numarasıymış. Hoşuma gitmişti. Sonra birkaç işlemden daha geçtik o ofiste. Bunlarda biri de güvenlik mekanizmasıymış. Buna ne gerek var dedim içimden. Kitaba kim zarar vermek isterdi ki. Sonradan duyduklarım aklımı kaçırmama sebep olacak cinstendi. Örneğin, beni kütüphaneden izinsiz almak isteyenler olabilirmiş. Bu benim can güvenliğim içinmiş. Daha birçok şey duydum ama bunları burada sıralamak mümkün değil. Bu işlemlerden sonra, metal bir arabaya, arkadaşlarımla beraber itinayla yerleştirildik. Bu serüven artık çok eğlenceli olmaya başlamıştı. Demirbaş numaralarım verilmiş, güvenliğim sağlanmış bir şekilde arabaya kurulmuştum. Bir kişi bizi asansöre bindirdi. Biraz hoyrat mı davranıyor ne? Hey yavaş olsana diye bağırdım. Asansörden indikten sonra, yine uzun bir koridoru geçtik. Bu kez başka bir katta, başka bir ofisteydik. İçeriye girdiğimde gözlerime inanamadım. Ne çok kitap var burada da. Bizi getiren görevli, yolculukta ki gibi davranmadı. Daha bir itinayla, diğer bekleyen kitapların yanına koydu bizi. Burada her şey sırasına göre yapılıyor. Onun için anladım ki ben de sıramı beklemeliyim. Neyse ki çok fazla beklemedim. Nazik bir el beni aldı. Masasının üstüne koydu. İnanamıyorum. Sayfalarımı boyuyorlar. Bazı sayfalarıma siyah mürekkepli bir yazı basıyorlar. Nakış gibi süslediler beni. ‘Kaşe işlemleri tamam’ dediklerinde, ancak ne olduğunu anlamıştım. Yeni imajım sayesinde çok havalı görünüyordum. Burada işim bittikten sonra, başka bir nazik el aldı beni. Yanında bulunan kitapların üstüne yerleştirdi. Üstü kitaplarla dolu bu masada bende yerimi keyifle almıştım. Yine sıramı bekliyordum. Acaba yeni sahibim bu kişimiydi. Merakla yüzüne baktım. Ama o hiç oralı olmadı. Başka bir arkadaşımı almış, inceleyip duruyordu. Anlaşılan şuan benimle ilgilenmeyecek. Birkaç saat sonra sıranın bana geldiğini anladım. Yeni sahibim beni eline almış, içindekiler sayfasını inceliyor, hangi bilgileri içerdiğimi anlamaya çalışıyordu. Ölçtü, biçti. Kafasında neler kurdu bilemem ama, yaptığı her işlemi bilgisayarına kaydetti. Sonra bir numara yazdı iç kapağıma. O numarayı da bilgisayarına kaydetti. Sonradan anlayacaktım bunun ne numarası olduğunu. Bir süre sonra beni de bilgisayara kaydettiği kitaplar arasına bıraktı.
Ne yani bütün işim bu muydu benim? Yalnızca bilgisayara bilgilerim yazılıp, bir kenara mı atılacaktım. Dur bakalım var bunda da bir iş dedim kendime. Ne kadar bu masanın üstünde beklediğimi hatırlamıyorum çünkü uyukluyordum. Birden yerimden sıçradım. Bu kez başka nazik bir el beni masasına taşıdı. Bilgisayarına demirbaş numaramı yazdığını gördüm. Sonra beyaz bir etiket çıkarttı. Masasının üstünde sırtına etiket yapışmış bir sürü kitap vardı. Çıkarttığı bu etiketin, benim iç kapağıma yazılan numaraların aynısı olduğunu anladım. Bu nedir şimdi böyle diye söyleniyordum ki; kısaca bunun benim adresim olduğunu söylediler. Artık yukarıda ki yerim belliymiş. Nerede, hangi kitabın yanında duracağım. Bu numara olmazsa yerim, yurdumda belli olmazmış. Şaşkınlıktan ağzım bir karış açık kaldı. Hadi etiketlediniz onu anladım da, bu bant ne oluyor ki. Onu da öğrendim hemen. Etiketim düşmesin, eskimesin diyeymiş. Anladım ki her şey benim iyiliğim için. Artık ağzım kulaklarımda bundan sonra olacakları bekliyorum. Bütün bu işlemlerden sonra etiketleri çıkartan görevli, başka bir yeri aradı telefonla. Biz ekip halinde yine metal arabaya konduk.

Arabada ne araba yani. Geniş, rahat. Hem de üç katlı. Bizi bu kata getiren bey, yine sallan, yuvarlan asansöre kadar götürdü. Of yine başka bir ofis. Hey arkadaşlar bu oyun ne zaman bitecek? Diye söylenirken yine nazikçe, metal bir makinenin önünden resmi geçit yaptık. Sıra bana geldiğinde makineden tık diye bir ses geldi. ‘Tamam’ dediler. İyi de tamam olan neydi ki. Yanımdaki arkadaşım ‘bu güvenlik kontrolü, asıl yerlerine gitmeden önce, her kitaba bu kontrolü yapıyorlar ki, güvenlik sistemi unutulmuş olmasın. İşi sağlama alıyorlar senin anlayacağın’ Neyse ki çok canımız yanmamıştı. Bantları yapıştırırken biraz zorlanmıştık ama bu işlem çabucak ve acısızca bitmişti. Yine arabaya doluştuk. Laf aramızda ben bu araba yolculuklarını çok sever olmuştum. Her binişimde farklı bir işlem için, farklı nazik ellere emanet ediliyorduk. Haydi bakalım şimdi sıra nerede? Meraktan çıldırmak üzereydim. Yine sallana yuvarlana asansöre geldik. Asansör üst katlara doğru yol almaya çalışırken, heyecandan yerimde duramıyordum. Asansör durdu ve biz yola koyulduk. Gözlerime inanamıyorum. Bu nedir böyle? Bir sürü sıra sıra raflar ve yüzlerce kitap. Hepsi asker düzeninde sıralanmış. İlk sahibimin beni aldığı kitap evinde bile bu kadar çok kitap yoktu. Yine dans etmek geldi içimden. Mutluluktan uçuyordum. Benimle beraber yanımdakilerde heyecandan duramıyorlardı. Arkadaşlarıma da çok alışmıştım, çok sevmiştim, iyi de anlaşmıştık birkaç gündür. Hele ilk günden beri yan yana durduğumuz edebiyat kitabı ne güzel şiirler okumuştu bize. Ama o da ne? Neden şimdi ayrı yerlere gidiyoruz ki? Arkadaşlarımın her biri başka raflarda, yabancı kitapların yanına konuyordu. Mutluluğum kısa mı sürecek ne? Bir türlü anlam verememiştim neden ayrıldığımıza. Bu kez adeta pamuk gibi bir el aldı beni eline. Sanki hoş geldiniz diyordu. Her birimize ayrı ayrı sevecenlikle bakarak. Ama olsun. Yine de kızgınım ben. Beni nasıl ayırırlar ki arkadaşlarımdan. Neyse dedim bu işte de vardır bir hayır. Rafların arasında geçerek orta sıralardan bir yere geldik.
Pamuk elli görevli etiketimdeki numaramı itinayla birkaç kez kontrol etti. Ve beni tanımadığım kitapların arasına yerleştirdi. Yine öğrendim ki her kitap, konusuna göre raflara diziliyormuş. Sırtımıza yapıştırılan etiket numarasının sırrı da burada saklıymış. Düşündüm de ne kadar doğru bir karar. Ben bir tarih kitabıyım. Matematik kitaplarının arasında olsaydım, ne kadar çok canım sıkılırdı. Ne konuşurdum ki onlarla; trigonometri mi, geometri mi? Yok yok böylesi bence daha iyi. Etrafıma bakındım. Sağımdaki ve solumdakiler beni ne kadar da muhabbetle karşılamışlardı. İşte dedim artık bundan sonra yeni evim, yeni ailem burası. Peki ama burada böyle asker gibi sıralı durup ne yapacağız ki. Çok geçmeden onu da anlamıştım. Ben ömrüm olduğu sürece, beni güzel kullandıkları, yıpratmadıkları sürece bu kütüphanede bilgiye, insanlığa hizmet edecektim. İşte işte geliyor temiz yüzlü bir okuyucum. Çok mutluyum çok. Ayten
08/2007

Hiç yorum yok: