23 Mayıs 2008 Cuma

70'lerde Çocuk, 80'lerde Genç olmak

Koşturan seneler… Sanki arkasından biri kovalıyor .. Belki kovalıyor da yakalayabilene aşkolsun. Hatırlıyorum da ilkokula başladığım yıllarda ağabeyimin uyduruk hesap makinesi ile, ki o zamanlar bana dünyanın en gelişmiş elektronik cihazı gibi gelirdi, 2000’li yıllarda kaç yaşımda olacağımı hesaplardım. Belki bunu birçoğumuz da yapmışızdır. O zamanlar bana çok uzak gelen, hesapladığımda gözlerime inanamadığım rakamlar çıkardı karşıma. Ama 41 kere maşallah dediğimiz, 2010 yılına merdiven dayadığımız yıllar da geldi.. 1970’li yıllarda çocuk olmak, inanılmaz güzeldi. Dört tekerlekli patenlerin pek tanınmadığı bir zamanda, paten sahibi olmak ise ayrıcalıklıydı. Birçok kişi patenlerimle gezerken bana uzaydan gelmişim gibi bakar, yaşlılar şaşkın şaşkın gözlerini açar ve aynen şu ifadeyi kullanırlardı : “Biz düz yolda gidemiyoruz, şu çocuğun yaptığına bak. Ah ah zamane çocukları işte”. Zamane çocukları, bu kavram galiba hiç değişmiyor. Bizde şimdiki çocuklara zamane çocukları demiyor muyuz?
70’li yıllarda çocuk olmak. Sokaklarda geçen oyun dolu güzel saatler. Televizyonu olan evler mahallelinin uğrak yeriydi, çünkü herkesin evinde yoktu. Zaten televizyon izleme saatleri de kısıtlıydı. Akşam yedide açılan ekran, ilk zamanlar gece on’da daha sonrada on iki gibi kapanırdı hatırladığım. 110 voltluk şehir cereyanı, televizyonu çalıştırmaya yetmez, onun için televizyonun bağlandığı güç yükselticileri olurdu . Bazen görüntü kayar veya ekran kaybolursa evin en atletik yapılı ferdi, ya çatıya çıkar ya da balkona. Ta ki görüntü düzeltilinceye kadar anten sağa sola çevrilirdi. Dışarıdan bir ses; görüntü nasıl? El cevap: “daha kötü, daha da kötü”. Gece yarısı haberleri olan “Tele bakış” programı, spikerinin affına sığınarak, aramızda “kele bakış”a dönüşmüştü. İstiklal marşı kapanışta okunur, ancak o saate kadar çoktan uyku alemine geçmiş olurduk. Yalnızca hafta sonları o kadar saat oturmamıza izin verilirdi. Birde Salı günleri Türk sineması kuşağı ekranları şenlendirirdi. O zamanlar biz şanslı ailelerdendik. Siyah beyaz da olsa televizyonumuz vardı. Zaten renkli yayın da yoktu ki. Mahallenin hanımları, örgüsünü, dantelini, çoluğunu, çocuğunu kapar bize gelir, çaylar demlenir, çerezler hazırlanır, sinema saati beklenirdi. Ama filmin en heyecanlı yerinde film kesilir, necefli maşrapa pek bir süzülerek arzı endam ederdi ekranda.
Necefli maşrapadan gözlerini ayırmayan biz çocuklar neredeyse hipnoz durumuna gelirdik. Yayın kesilmese bile sık sık şehirde elektrik kesilirdi. İşte o an bittiğimiz andı. Bazen film esnasında rol gereği erkek aktör bayana sarılır, o zaman büyükler hemen çocukların gözlerini kapatırdı. Ne vardı ki bunda, niye gözlerimiz kapatılıyordu. Hep merak ederdik. Her akşam Adile Teyze tatlı sesiyle bize uykudan önce programını sunar, haydi kuzucuklarım sütünüzü için, doğru uykuya derdi. Derdi de kim dinlerdi. Pazar günleri seyrettiğimiz kovboy filmleri, oyunlarımıza ilham kaynağı olur, aynı gün yayınlanan meşhur Pazar Konserleri müzik dağarcığımıza renk katardı. Elimize aldığımız yamuk yumuk bir sopayla, başımızı da aşağı yukarı hızlı hızlı sallayarak, bir orkestra şefi edasıyla bizde hayalimizdeki orkestrayı yönetirdik.
Murat 124 taksiler o zamanların Mercedesleriydi. Arabası olan kişi herkesin gözünde zengin sayılır, itibarı bir o kadar artardı. Telefon ise devlet dairelerinde bile lüks eşyalar sınıfındaydı. Ticari taksiler damalı olur, şimdiki taksimetre yerine pazarlık usulü işlerdi. Şehirlerarası yolculuklar, sigara dumanından içerisinin görülmesi pekte mümkün olmayan 302 otobüslerle yapılırdı.
70’li yıllarda çocuk olmak bir ayrıcalıktı. Sokakta hava kararıncaya kadar tombik, istop oynar, hava kararınca saklambaça devam ederdik. Mahallemize elektrik direği dikildiğinde dünyalar bizim olmuş, oyun saatlerimiz biraz daha artmıştı. Annelerimizi çıldırtıncaya kadar sokakta kalırdık. Oyunlarımızda genellikle kız erkek ayırımı yoktu. Oyun hepimizin oyunuydu. Yolun kenarındaki toprak alan bilye oynamak için biçilmez kaftandı. Hepimizin özel bilyeleri olurdu. Büyük olan bilyeye kaflik derdik. Sakın sormayın anlamını hala bilmiyorum. Kaflik işte. Kuytu açılır bilyeler atılır, kuytuya ilk düşüren şanslı olur, diğer bilyeleri vurmaya çalışır. Camdan yapılmış, içi renkli mükemmel şeylerdi. Bilyeden sıkıldık mı, haydi çocuklar çizgiye. Hepimizin kaflikleri gibi özel çizgi taşları vardı. Mermerlerden kopmuş güzel kare kesimli, parlak çizgi taşları. Okuldan ödünç-aldığımız! Küçük tebeşirle itina ile çizgi çizilir, kimin birinci olacağı seçilir ve oyun başlardı.
Hadi ondan da mı sıkıldık. Getirin çocuklar topu, dizin taşları üst üste tombik oynayacağız. Biri arkadan bağırır: Menekşe mendilim düşe, bizden size kim düşe? O zaman anlardık tombikte bitmiş. Elbette bunlar bahar ve yaz eğlencelerimizdi. Kışlar ise bir başka güzel geçerdi. Kar yağdımı, mahallenin bütün çocukları kartopu savaşı yapar, en güzel kardan adam yarışması düzenlerdik. Bir keresinde feminist duygularımız kabarmış başında başörtüsü, üstünde şalı olan kardan kadın bile yapmıştık. Ne yazık ki kış günlerinde, okuldan arta kalan zamanlarımızı çoğunlukla evlerde geçirirdik. Evde oynanan oyunlar da sokaktakini aratmazdı. Kızların en büyük lüksü kağıt bebeklerdi. Şebnemler, Meltemler. Kağıt bebeklerin yine kağıttan kıyafetleri olurdu. Bizim öyle gerçek saçlı Barbie bebeklerimiz yoktu. Ama o kağıt bebeklerle inanılmaz keyif alarak oynardık. Kimimizin bebeği anne, kimimizin ki evin küçük kızı olurdu. Kıyafetleri değiştirirdik. Birde kartpostal toplama merakımız vardı. Renkli renkli.. Üç boyutlu olanların kenarından oynattınmı rengi ve şekli değişirdi. Onlar hepimizin en favori kartpostalıydı. Kemallettin Tuğcu romanları popüler romanlarımız, Jule Verne’in romanları ise vazgeçilmezler arasındaydı. Güliver’in maceralarıyla, Liliput ülkesine yolculuk ederdik. Kızlar Ayşegül serilerini okumaya bayılır, oğlanlar ise Tombiks, Teksas, Zagor karakterlerini kendilerine idol seçerlerdi. Okul zamanı geldimi daha bir heyecanlı olurdu herkes. Siyah önlüklerin üstüne takılan kocaman beyaz yakalar. Birinci sınıf kitaplarının başkahramanı Cin Ali ve Oya. Bu çöp kahramanlar, top atar, ip tutar, ordan oraya koşardı.

Teneffüslerde mahallenin fırınından yeni gelmiş çıtır simit ve Neşe gazozları enerjimizi bir kat daha arttırırdı. Okulumuzda kalorifer yoktu. İrice bir soba sınıfın ortasında durur, hademe, biz gelmeden sobamızı yakmış olurdu. Hatta bir keresinde bir arkadaşımız sobaya o kadar yaklaşmıştı ki önlüğü bir sene boyunca o günün hatırasını yaşatmıştı. Öyle her istediğimiz olmazdı bizim çocukken. İsteklerimizin haddi ve sırası vardı. Mesela ayakkabı okul açılmasına yakın, çoğunlukla da bayramlarda alınırdı. Hele o bayramlar. Ne güzeldi. Tanıdık tanımadık, herkesin evi dolaşılır, şekerler toplanır, paralar cüzdanlara itina ile konur. Eğer paralarımız lunapark için yeterli olduysa, doğru atlıkarıncaya gidilirdi. Yine bir bayram günü, yeni giysilerimizle oyun oynarken, salıncaktan kuş uçuşu yapıp, üstümü berbat ettiğim günü dün gibi hatırlıyorum da, eve gittikten sonra başıma neler geldi, bir türlü hatırlamıyorum.
1970’li yıllar. Mini eteğin, İspanyol paça pantolonun, epa topuk ayakkabının meşhur olduğu, Nilüfer’in romantik, Ajda Pekkan’ın ritmik şarkılarının dinlendiği, erkeklerin saçlarını uzattığı, annelerin ellerinde makasla dolaştığı yıllar. O zamanlar siyasette farklıydı. Mahallenin büyükleri gölgenin altına oturur, bir çekişme, bir kavga gürültü, ortalık toz duman olurdu. Çocuk aklımızla şaşar kalırdık bu konuşmalara. Manasız gözlerle bakar, tartışmaları saçma ve gereksiz bulurduk.. Ortalıkta büyüklerin söylediği bir cümle de kulaktan kulağa yayılmıştı o zamanlar. Ayşe tatile çıktı. Ne şanslıydı bu Ayşe Tatile çıkmıştı. Ama sonradan anladık ki bu ikinci Kıbrıs Barış Harekatı’nın parolasıydı. Birde kuyruklar olurdu. Yağ kuyruğu, tüp kuyruğu, olmadı un kuyruğu. Ben bu kuyrukları pek hatırlamıyorum, ama sık sık büyükler konuşurdu ve hala ara sıra konuşulur.

1980’li yıllar ise, artık çocukluktan çıkıp gençliğe geçildiği dönemdi bizler için. Gözler kalp kalp görmeye, kalpler güm güm atmaya başlamıştı o yıllarda. Ülkenin gidişatı hiçte iyi değildi. O karma karışık ortamda hayata tutunmaya çalışan bizler, yine de umutla bakıyorduk yarınlara. Ortaokula giderken, neredeyse ailem beni okuldan alıyordu. Okulumuzun kapısına konulan ses bombası herkesi korkutmuştu. Bir süre ağabeyimle okula gidip gelmiştim. Televizyonlarda gördüğümüz sağ sol kavgaları, yaralılar, coplar bile umudumuzu kıramadı. Hele ki şu meşhur Dallas dizisi, bırakın sağı, solu, mutfakta pişen yemekleri bile unuttururdu insanlara. Birçok kadın bu diziyi seyrederken yemeğin altını yakmıştı. Bizim komşu teyzemiz ise Ceyar’ın yaptığı kötülüklere dayanamayıp ekranın karşısında hakkın rahmetine kavuşmuştu.

1980’li yıllar .. Kartpostal koleksiyonu artık yerini Plak koleksiyonuna bırakmıştı. Müzik setleri neredeyse bir mutfak dolabı kadar büyüktü. Özel ağaç kaplama içine yerleştirilmiş, radyo ve pikap. Her gencin sahip olmak istediği bir eşyaydı. Adam olacak çocuk için yaşımız biraz büyük sayılırdı, ama yine de ilgiyle izler, Barış Manço’nun gittiği ülkeleri dikkatle takip ederdik. Kadife sesli sanatçı Julia Iglasias, çikolata renkli sanatçı Shirley Bessey TRT 3’te Sezen Cumhur Önal’ın programında yankı bulur, sinemalarda Ferdi Tayfur, Orhan Gencebay furyası eserdi. Sene sonları okul kapanmadan yapılan okul çayları en büyük eğlencemizdi. Hepimiz büyük bir heyecanla o günün gelmesini bekler, kıyafetlerimizi özenle hazırlardık. Çaylarda yapılan dans, balon patlatma gibi yarışmaları hatırladıkça, o günlerin hoşluğu ile yüzüme bir tebessüm yayılır. 80’li yıllarda genç olmak demek Break Dans demekti. Birkaç arkadaş, teneffüslerde kendi yaptıkları müzik eşliğinde vak vak dansı da yaparlardı. Erovizyon Şarkı Yarışmasının en popüler olduğu yıllardı ve bu yarışmalardan birine katılan Çetin Alp, “İşte Opera şarkısı” ile gönüllerimize taht kurmuştu.! Chernobil faciasıyla çay hayatımız sekteye uğramış, ancak bir utanç abidesi olan Berlin duvarının yıkılmasıyla da özgürlük duygularımız kabarmıştı. Gorbaçov’un Rusya’sında yankılanan Glastnos ve perestroyka kavramlarını öğrenmiştik. Sinemalarda bisiklet üstünde uçan E.T. hepimizin gönlünde taht kurmuş, Boy George ile üçüncü cinsi tanımış, Duran Duran ile de pop dünyasına yelken açmıştık. Michael Jackson’ın Billy Jean’ı, toprağı bol olsun Laura Branigan’ın Self Control’ü gençliğin yeni kullanmaya başladığı Wolkmenlerde dinlenir olmuştu. Tom Cruse, Top Gun filmindeki rolüyle genç kızların sevgilisi, Kadir İnanır, ağır abi, Küçük Emrah acıların çocuğu olarak karşımıza çıkmıştı. Nuri Alço ve Şu meşhur lakabını söyleyemeyeceğim Coşkunu ise hatırlamadan geçmek olmaz. Hele Yaşar Alptekin’in o güzel dansları, Serpil Çakmaklı’nın tepeden hotozlu saçları nasıl unutulur.
O günlerde televizyonlar kumandalı değildi. Evin en küçüğü kumanda vazifesi görür, kocaman tuşları olan televizyonu büyük bir beceriyle yönetirdi. Beta ve VHS video kasetleri evler arasında gider gelir, sabahlara kadar acılı İbrahim Tatlıses filmleri izlenirdi. Hele yılbaşı akşamları. Herkes büyük bir sabırla gece yarısı olmasını bekler, her tarafı tüllerle kapatılmış Nesrin Topkapı’nın kıvrak dansları, evlerimize renk katar, beyler gözlerini fal taşı gibi açar, bayanlar ise kıskançlıkla ekranlara bakardı. Düzgün Türkçesi ile bizlere örnek olan, Türk sanat müziğini onun sesiyle dinleyip büyüdüğümüz Zeki Müren’de yeni yılımızı kutlar, eşsiz şarkılarıyla evimize güneş gibi doğardı. Avanak Avni’nin aptallığına, Porof. Zihni Sinir'in icatlarına kahkahalarla gülerdik. Haftanın magazin dedikodularını Hey dergisinden öğrenir, Ses dergisinin verdiği kocaman sanatçı posterleriyle de odamızın duvarlarını süsler, çoğunlukla büyükannemizin “tövbe, tövbe”lerine maruz kalırdık. O günlerde ekonomi nasıldı derseniz, ne yalan söyleyeyim Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, hesabı hala daha ödeyemedi.
Öğrencilik hayatım boyunca ilk kez, lisede üç kafadar okulu kırmaya kalkmıştık ama arkadaşımın ayağı yoldaki mazgala takılınca okulu kırmak yerine, ne yazık ki onun ayağını kırmıştık. Bunu nasıl başarmıştı hala anlayabilmiş değiliz. Bu ilk ve son denememizdi. Hoş okulu kırsaydık nereye gideceğimizi bile bilmiyorduk ki. Öyle Cafe kültürü gelişmemişti. Pastaneler vardı. Bir de komik olan, pastanelere gidip oturan kızlar pek hoş karşılanmazdı. Biz pastane yerine arkadaşımızın evine gitmek zorunda kalmıştık. İşin zor kısmı ise o saatte okul dışında ne aradığımızı arkadaşımın annesine izah etmemiz olmuştu. Kadıncağızı ikna edişimiz ise tiyatroculara bile taş çıkartacak cinstendi. Kısaca güzel, masum, mutlu yıllardı.
Bizim bilgisayarlarımız, cep telefonlarımız, mp3 çalarlarımız, belki birçoğumuzun kendisine ait odası bile yoktu. Ama çocukluğumuz vardı. Hayata tutunmayı, mücadele etmeyi, dostluğu, sevgiyi, küçük şeylerle mutlu olmayı o çocuklukta, oynadığımız sokak oyunlarında, hatta zaman zaman iki mahalle çocuklarının kıran kırana yaptıkları sokak savaşında öğrendik. Biz doya doya yaşadık çocukluğumuzu, vaktimizin çoğunu bilgisayar karşısında tüketmedik, cep telefonları yerine elimizde rengarenk pastel boyalarımız, sanal arkadaşlıklarımız yerine kan kardeşlerimiz, ahretliklerimiz, sevinçlerimizi, üzüntülerimizi, hasretliklerimizi yazıya döktüğümüz duygu yüklü mektuplarımız vardı. Kısaca 70’lerde çocuk 80’lerde genç olmak bambaşkaydı.
Son olarak haydi hep beraber:
Boz, barış, burnun iki karış, olmadı , önüm arkam sağım solum sobe, saklanmayan ebe.


Ayten
Mart 2008

Hiç yorum yok: